Korku kendini satar...

Onur Gürler
Onur Gürler
  Oca.13, 2017, 16:16

Doç. Dr. Emre Erdoğan Her birimiz, bu kocaman metropollerde yaşarken ormandaki atalarımızdan daha farklı güdülere sahip değiliz, bu güdülerin de en önemlisi ne yazık ki korku... Bir batıl inanç ya da sadece bir takvim meselesi... Öyle bir 2016 yılı geçirdik ki, sanırım hepimiz 1 Ocak 2017 sabahı uyandığımızda çok daha iyi, mutlu ve huzurlu bir yıla uyanacağımızı umuyoruz. Ardı sıra yaşadığımız terör eylemleri, 15 Temmuz darbe girişimi ve hepimizin her an bir güvercin tedirginliğinde yaşamamıza yol açan bir gerilim ortamıydı 2016 yılı, belki de ülkemiz tarihinin en karamsar yılıydı. Bir an önce bitmesini ve beyaz bir sayfa olarak 2017’nin başlamasını iple çekiyoruz.
Her ne kadar binlerce yıldır var olmayı başarmış olsak da, donanımımızın kendini yenilediğini pek söyleyemeyiz. iPad kullanan, jetlerle dünyayı şıp diye dolaşabilen, Facebook’ta yaşadığımız her anı paylaşabilen bedenimiz; Darwin ve arkadaşları haklıysa son 50 bin yıldır donanım güncellemesi yapmadı; yani ormanda dolaşıp yemek arayan atalarımızdan daha karmaşık bir yapıya sahip değil. Bu nedenle de, her birimiz, bu kocaman metropollerde yaşarken ormandaki atalarımızdan daha farklı güdülere sahip değiliz, bu güdülerin de en önemlisi ne yazık ki korku... Atalarımızı düşünelim, ormanda karınlarını doyuracak yiyecek ararken bir ses duyuyorlar. O ses onlar için bir ölüm kalım meselesine dönüşebilir. Kalpleri hızlanıyor, nefes alış verişleri sıklaşıyor, kan damarlarında daha hızlı akıyor ve kasları geriliyor. Karşılaşacakları şeyle yüzleşmeye hazırlanıyorlar, ya kaçacaklar, ya da savaşacaklar. İşte milisaniyeler içerisinde gerçekleşen bu hazırlığı sağlayan duygu, korku. Beynimizdeki küçük, badem şeklindeki bir parça, Amygdala tehdidi algılamamızla başlayan ve çok farklı bölgelerin etkin hale gelmesine yol açan karmaşık sürecin başlıca sorumlusu. Tehdit algılamamızla başlayan korku hissi, var oluşumuz açısından çok önemli bir kararı almamıza yol açıyor. Başta Joseph LeDoux olmak üzere çok sayıda bilim insanı, korku hissimizin yırtıcı canavarlara kurban olmamızı engellediğini, bu sayede de bugünlere gelebilmemizi sağladığını söylüyorlar.
Korku duygusuna var oluşumuzu borçlu olsak da, korktuğumuz zaman içine girdiğimiz ruh halinin çok sağlıklı olduğunu söyleyemeyiz. Korktuğumuz zaman etrafımızdaki tehditleri olduğundan daha büyük, riskleri olduğundan daha yüksek görüyoruz. Televizyonda, internette ve diğer haber kaynaklarında; hatta dost sohbetlerinde tehditlere ilişkin haberler daha fazla dikkatimizi çekiyor. Yeni durumlarla, yeni kişilerle karşılaşmayı sevmiyoruz; bilmediğimiz şeyler, yeni ve yabancı olan her şey; özetle her türlü belirsizlik bize çok daha fazla rahatsızlık veriyor. Yaşamımız, kendimizi hapsettiğimiz kocaman bir hapishaneye dönüşüyor. Son bir yılda ülkemizde tanık olduğumuz ve 500’e yakın vatandaşımızın canını alan 32 terör saldırısı, sürekli bir alarm halinde yaşamamıza yol açıyor. Buna 15 Temmuz’un hepimizin hafızasında hala yer alan ağır hatıralarını da ekleyin. Bu kadar uzun süre korkarak yaşamak, yaşamını normalleştiremeden her sabah uyanmak; bünyemizin kaldıracağı bir şey değil. Özellikle de her an, her yerde bizim ya da sevdiklerimizin kurban olabileceği olasılığı, yaşamı katlanılamaz hale getirebilir. Terörün ve teröristin de amaçladığı da bu: çok uzun süre korkutmak ve bu korkuyu kullanarak sağduyumuzu ve aklımızı felç etmek. Türkiye’de bunu kısmen başarabildiklerini de söyleyebiliriz zaten.
Hepimizin çok severek kullandığı, yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan sosyal medya da terörizmin işini kolaylaştıracak şekilde çalışıyor. Yakın dönemde yapılan çalışmalar, negatif duyguların Facebook’ta ya da Twitter’da çok daha hızlı yayıldığını gösteriyor. Seçtiğimiz paylaşımlar, “RT”lediklerimiz bir sarmal gibi daha da olumsuz bir ton kazanıyor ve kötü duygular, iyi duyguları kovuyor. Sonuçta korku hem gerçek dünyamızı hem de artık ayırt ede- mez hale geldiğimiz “sanal” dünyamızı sarıyor. Bu ortamda, terörün amacına çok daha hızlı ulaştığını söyleyebiliriz.
Peki ne yapacağız? Bu ölümlü bedenimiz korkmaya olduğu kadar, yaşamaya da odaklı. Korkuyoruz ama çocuklarımızın büyümesini, baharın gelmesini, olmak istediğimiz insana bir adım daha yaklaştığımızı görmek istiyoruz. Ölümlü olduğumuzun farkındayız, bu nedenle de yaşamda bir iz bırakmayı arzuluyoruz. Gitmek istediğimiz şehirler, okumak istediğimiz kitaplar, görmediğimiz filmler var. Yeni bir ev, başka bir şehir her zaman ulaşılabilir gibi geliyor. Korku bu düşlerimizi ve umutlarımızı felç etmeye çalışırken; bizim umutlarımıza ve düşlerimize sahip çıkmamız gerekiyor. Terör bizimle diğerleri arasında duvarlar örerken, bizim “bizlik” halkamızı genişletecek kadar cesur olmaya ihtiyacımız var.
İşte bu noktada iletişime ve iletişimciye önemli bir rol düşüyor: Olan bitene karşı tarafsız kalmamız, “benim işim değil” dememiz mümkün değil; çünkü anlatılan bizim hikayemiz. ABD Başkanlık seçiminde yalan-yanlış haberlerin daha hızlı yayıldığını tespit eden Facebook, buna karşı bir tedbir almaya girişti bile. Çok sayıda “doğrulama” sitesi, önümüze düşen haberlerin doğru olup olmadığını kontrol etmemizi sağlıyor. Google, geliştirdiği uygulama ile yalan haberlere karşı bir filtre uygulama olanağı yarattı. Bütün bu çabalar yanlış haberlerin yayılmasına yönelik önlemler. Biz de kendi sorunumuza, korku salgınımıza karşı önlemler alabiliriz. En azından sosyal medyadaki paylaşımlarımızda seçici olabiliriz, örneğin “bu olmasa ne kaybederim” diye sorabiliriz. Yalan yanlış haberlerin korkuyu daha da alevlendirdiği bu dönemde iletişimci olarak kullandığımız dile, verdiğimiz bilgilere ve kurduğumuz anlatılara dikkat edebiliriz. Aramızdaki farklılıkları abartan, dünyayı siyah-beyaz kümeler olarak betimleyen, griye asla yer vermeyen anlatılar yerine; ortaklıklarımızı vurgulayan, birbirimize ne kadar çok benzediğimizi ve aslında ne kadar ihtiyacımız olduğu anlatan öyküleri ön plana çıkarabiliriz. Ve öykülerimizin kahramanlarını sadece kötülerden değil, tek bir denizyıldızı bile olsa onu denize kavuşturmanın önemini bilen iyilerden seçebiliriz. Her öykücünün ve bir öykücü olarak iletişimcinin aslında çok imrenilesi bir gücü var: Anlattığı öyküler, gerçeğe kolaylıkla dönüşebilir. Eğer bu güç bugün kullanılmayacaksa, ne zaman kullanılabilir ki?
 Anasayfa'ya Dön

YORUM YAZIN

Max. 255 karakter girebilirsiniz

Yorumunuz Alınıyor

Boş Yorum Gönderemezsiniz

YORUMLAR

Hiç Yorum Yok

BENZER HABERLER