Martin Lindstrom: “İşkence gibiydi”

Dr. Fatma Kamiloğlu
Dr. Fatma Kamiloğlu
  Kas.21, 2016, 11:44

MARTIN LINDSTROM

Günümüz gençliğini elektronik bağımlılıkla bağdaştırma noktasına geldik; ancak bu bağımlılığın sebebi can sıkıntısı değil. Duygularının ve yaşadıklarının çoğu dış kaynaklara aktarılıyor ve bulut sisteminde depolanıyor; bu yüzden bunlara ancak Wi-Fi bağlantısı yeterince güçlü olduğunda ulaşılabiliyor.

Günümüz gençliği, her güne ayrı ayrı toplamda 10 saat 45 dakikalık medya içeriği sığdırıyor (Kaynak: Kaiser Aile Vakfı); Bu süre, gençlerin ebeveynleriyle geçirdikleri sürenin üç katından daha fazla.

Peki, bu nesilden kendilerini elektronik cihazlara bağlayan fişi 24 saat süreyle çekmelerini isterseniz neler olur?

Geçtiğimiz yıl Uluslararası Medya ve Kamu Gündemi Merkezi (International Center for Media and Public Agenda) tarafından yapılan bir deneyde, yaklaşık 1000 öğrenciden bir gün boyunca hiçbir elektronik cihaz olmadan yaşamaları istendi. Deneyde sadece bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve diğer internete bağlı araçlar gibi olağan ürünler değil, aynı zamanda DVD oynatıcılar, televizyonlar ve müzik çalarlar da yasaklandı.

Sadece birkaç saat sonra gençlerin çoğunluğu pes etti.

Deneye devam eden grup ise boşluğa düştü ve sıkılmaya başladı. Öğrencilerin her defasında ulaştığı sonuç aynıydı: soyutlanma hissi. Çinli bir öğrencinin yazdığı not şöyleydi: “Arkadaşlarımla iletişim kuramayınca, kendimi bir adada küçücük bir kafesteymişim gibi yapayalnız hissettim.” Bağlanırlık cazibesine direnenler arasında çok bariz bir arzu, endişe ve hatta depresyon hissi vardı. Britanyalı bir öğrenci ise teslim ettiği raporda şöyle yazdı: “Medya benim ilacım. O olmayınca kayboldum.”

tba_94_ajanspress-79

Selfieler anı yakalamaktan ziyade bir duyguyu ölümsüzleştirmek amacını taşıyor. Tıpkı en sevdiğimiz filmi tekrar izlememiz gibi, selfie koleksiyonumuzu gözden geçirerek bir duyguyu tekrar yaşayabiliyoruz.

Bu bağımlılığın o kadar da şaşırtıcı olmadığını düşünebilirsiniz çünkü hepimiz sürekli medya bombardımanı altındayız. Bombardıman sonlandığında ise yaygın olarak görülen sonuç “boşluğa düşmek” oluyor. Bu sonuçlara farklı bir açıdan baktığımızda durum netleşmeye başlıyor.

Birkaç yıl önce yürütülen bir çalışma bu durumun aydınlanmasına yardımcı olabilir. Denekle oldukça zorlayıcı soru yağmuruna tutuldu ve onların fonksiyonel beyin MR’ı (fMRI) çekildi. Sorulan soruların çoğuna verilen cevabın değişmeyen tek bir kaynak olması bilim insanlarının dikkatini çekmişti. Beyin MR’ları soruyu yanıtlayan deneğin cevabı kısmen bildiğini gösterse de denekler soruyu değişmeyen kaynakları “Google”a yönlendiriyordu. Yani cevabı bilsek de Google’a soruyoruz. Hazırlanmış bellek, harici bir hard diske alınmış ve burada önemsiz şeylerden çok daha fazlasının depolandığı görülmüştür.

Bir günde 16 dakikasını selfie çekerek harcayan ortalama bir genç için, görüntülerin devamlı akışını kaydetmek, tokalaşmak kadar normal bir hale gelmiştir. Son kitabım “Small Data” için araştırma yaparken ve tüm dünyadan yüzlerce genci gözlemlerken şunu fark ettim: Selfieler, anı yakalamaktan ziyade bir duyguyu ölümsüzleştirmek amacını taşıyor. Tıpkı en sevdiğimiz filmi tekrar izlememiz gibi, selfie koleksiyonumuzu gözden geçirerek bir duyguyu tekrar yaşayabiliyoruz. Gençlerin selfie galerileri, duygularının dijital kütüphanesi haline geldi. Ama selfie ve fotoğraf çekmek çoğumuz için oto pilot reaksiyonuna dönüştüğü için duygularımız konusunda bile dış kaynaklara güvenir olduk. Peki, tam da çektiğiniz bütün fotoğraflara bakabileceğinizi düşünürken, hard diskinizi evde unuttuysanız ne olacak? Adeta bir duygusal kayıp hissi. Çinli bir kız elektronik cihazlardan yoksun geçen sürede yaşadıklarını şu şekilde yazmış: “Bir şey hissetmek istedim, ama hissedemedim. Nasıl hissedileceğini unutmuş gibiydim.” Bu kızın en büyük kayıp hissi, fotoğraf çekmesinin ve selfielerine bakmasının yasak olmasıydı.

Çok kısa bir süre önce, bir restoranda yemeğimin gelmesini beklerken yan masada oturan iki çiftin konuşmasına istemeden kulak misafiri oldum. Ne zaman birisi konuşsa farkında olmadan telefonunu alıp konuşmalarını bir fotoğrafla destekliyordu. Hemen yanımda oturan kız, kendisini dinleyen beyefendinin dikkatini sözleriyle üzerinde tutmaya devam ederken birkaç saniye içerisinde dikkat çekici bir fotoğrafa odaklandı. Beyefendi ise bir yandan dinliyor diğer yandan ise kadınlara karşı üstünlük sağlama yarışında, diyaloğa hoşuna gidecek bir yön vermek için hızlıca daha eğlenceli bir fotoğraf arıyordu. Bunun defalarca tekrarlandığını gördüm. Konuşmalarımız en iyi şakayı kimin bulacağına dair kimsenin konuşmadığı bir yarışmaya dönüşmüş gibi görünüyordu. Beni en çok şaşırtan şey ise konuşma sırasında elinizde bir fotoğrafın olmaması bir kanıtınızın olmadığı, yani o tecrübeyi hiç yaşamadığınız anlamına gelmesi hissiydi. Duyguların, kahkahaların, gülümsemelerin hiç var olmaması gibi bir şeydi. Bu farkındalık, bağımlılıklarından aniden koparılarak elektronik cihazlardan yoksun bırakılan öğrenciler tarafından tecrübe edildi. Meksikalı bir denek, raporunda şunları belirtti: “Gerçek ve sanal hayatım ikisi birden eş zamanlı olarak farklı uçaklarda devam ediyormuş gibi sürekli bir dikkat dağınıklığı halinde olduğumu fark etmem benim için kötü bir sürpriz oldu.”

Günümüz gençliğini elektronik bağımlılıkla bağdaştırma noktasına geldik; ancak bu bağımlılığın sebebi can sıkıntısı değil. Duygularının ve yaşadıklarının çoğu dış kaynaklara aktarılıyor ve bulut sisteminde depolanıyor; bu yüzden bunlara ancak Wi-Fi bağlantısı yeterince güçlü olduğunda ulaşılabiliyor.

 Anasayfa'ya Dön

YORUM YAZIN

Max. 255 karakter girebilirsiniz

Yorumunuz Alınıyor

Boş Yorum Gönderemezsiniz

YORUMLAR

Hiç Yorum Yok

BENZER HABERLER